212 Photography Istanbul, 26 Eylül–11 Ekim arasında kentin farklı noktalarına yayılan dokuzuncu edisyonuyla, fotoğraf festivalinin sergi takviminden daha geniş bir iş üstleniyor: İstanbul’u birbirinden kopuk kültür adresleri toplamı olarak değil, yürüyerek, durarak ve yeniden bakarak kurulabilecek bir rota olarak öneriyor. Tophane-i Âmire’den Eski Posta Han’a, Galata’dan Bomonti’ye uzanan program; fotoğrafın iki yüzüncü yılı vesilesiyle görüntünün hafızasını tartışırken, kültür mekânlarının şehir içindeki dolaşımını da görünür kılıyor.
Bir sergi zinciri değil, şehir ölçeğinde bir montaj
Festivalin gücü, tek bir ana yapıya çekilmek yerine farklı karakterdeki mekânlar arasında kurduğu dağılımda yatıyor. Tophane-i Âmire’nin kurumsal ve tarihsel ağırlığı, Galata Okulu Vakfı Kültür Merkezi’nin mahalle içindeki konumu, Eski Posta Han’ın ticaret ve haberleşme geçmişi, Akaretler’in dönüşmüş yapı dokusu ile Yapı Kredi bomontiada’nın endüstri mirası içinden gelen kültür kampüsü kimliği aynı programda yan yana geliyor. Böylece izleyici yalnızca eserler arasında değil, birbirinden farklı kent zamanları arasında da hareket ediyor.
Bu hareketin kıymeti, İstanbul’da kültür sanatın çoğu zaman kapalı devre semt kümelerinde dolaşıma girmesine karşı küçük ama etkili bir alternatif üretmesinde. Bir sergiyi görmek için çıkılan yol, başka bir sokağı, yapıyı ya da ulaşım hattını fark etmenin gerekçesine dönüşüyor. Festivalin önerdiği deneyim, şehirdeki kültür noktalarını bir “varış yeri” olmaktan çıkarıp aralarındaki mesafeyi de içerikli hâle getiriyor.
Fotoğrafın konusu kadar, sergilendiği yer de konuşuyor
Programdaki işler bellek, çevre, beden, aile arşivleri, hayvanlar dünyası ve teknolojik dönüşüm gibi geniş bir alana açılıyor. Ancak bu çeşitliliğin daha ilginç tarafı, her başlığın bulunduğu mekânla kurabileceği dolaylı ilişki. Örneğin beden ve çevre ilişkisini ele alan genç sanatçıların işleri Taksim Sanat’ta kamusal bir seyir deneyimine açılırken, modernist fotoğraf pratiğine odaklanan seçkilerin eski bir han yapısında görülmesi, mimari hafıza ile görüntünün tarihi arasında yeni bir gerilim yaratıyor.
Burada mekânı dekor olarak okumamak gerekiyor. Sergi salonunun ışığı, girişindeki eşik, yakınındaki sokak ritmi ve yapının önceki kullanımına dair izler, fotoğrafa bakma süresini ve biçimini değiştiriyor. Festival bu nedenle yalnızca küratöryel bir içerik toplamı değil; İstanbul’un çok katmanlı yapı stokunu çağdaş kültürün dolaşımına açan bir montaj denemesi. Bu montaj kusursuz bir kent haritası vaat etmiyor, ama kültür kurumlarının birbirine temas ettiği anları çoğaltıyor.
Ücretli rota ile ücretsiz eşikler arasındaki denge
Festivalin dikkat çekici taraflarından biri de erişim modelindeki katmanlı yapı. Biletli sergilerin yanında St. Benoît Kilisesi, Taksim Sanat ve Institut français de Turquie’de ücretsiz izlenebilen bölümlerin bulunması, programın şehirdeki karşılaşma imkânını genişletiyor. Bu, kültüre erişim meselesini bütünüyle çözmez; fakat farklı ekonomik eşiklere sahip izleyiciler için tek tip bir festival deneyimi dayatmadığını gösterir.
Asıl mesele, ücretsiz girişin tek başına yeterli olup olmadığı değil; bu mekânların gündelik kent hayatıyla ne kadar ilişki kurabildiği. Taksim’den geçen biri için sergiye uğramak mümkün mü? Karaköy’de çalışan ya da okuyan biri, Eski Posta Han’ı yalnızca bir etkinlik gününde değil, kent hafızasının bir parçası olarak yeniden fark edebiliyor mu? Festivalin en kalıcı etkisi, bu soruların cevabını program sonrasında da canlı tutabilmesinde aranmalı.
Geçici festival, kalıcı kültür ağı
İstanbul, büyük sanat etkinliklerini sıkça yoğun takvimlerin içine yerleştiren bir şehir. Bu yüzden festivalin başarısı, yalnızca ziyaretçi sayısıyla ya da uluslararası isimlerin görünürlüğüyle ölçülmemeli. Daha önemli ölçüt, birbirinden farklı ölçek ve geçmişe sahip mekânların program bittikten sonra da izleyicinin zihninde ortak bir kültür ağı olarak kalıp kalmadığıdır.
212 Photography Istanbul bu yıl fotoğrafın iki yüz yıllık geçmişine bakarken, güncel bir şehir sorusunu da öne çıkarıyor: Görüntüleri nerede gördüğümüz, onları nasıl hatırladığımızı değiştirir mi? İstanbul için yanıt büyük ölçüde evet. Çünkü burada her sergi rotası, aynı zamanda kentin dönüşen merkezleri, saklı kalmış yapıları ve kamusal karşılaşma ihtimali üzerine yeni bir yürüyüş önerisi taşıyor.



