Afife Jale’nin hayatından yola çıkan “Afife”, 10 Ekim’de İstanbul’da yeni prodüksiyonuyla prömiyer yapmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye taşıdığı iki perdelik modern bale, yalnızca tarihsel bir öncüye saygı duruşu olarak okunmamalı. Yapım, Türkiye’de kadınların sahneye çıkışına ilişkin köklü mücadeleyi, biyografik anlatının güvenli çizgisinden çıkarıp beden, bellek, arzu ve kırılma ekseninde yeniden kurma iddiası taşıyor. Bu nedenle dönüşün asıl önemi, bir repertuvar eserinin 28 yıl sonra tekrar görünür olması değil; Afife’nin hikâyesinin bugünün sahne dili içinde neye dönüştürüldüğü.
Tek bir hayat yerine dört ayrı beden
Yapımın belirleyici tercihi, Afife’yi tek bir başrol figüründe sabitlememesi. Yaşamının dört dönemi, dört farklı dansçı tarafından canlandırılıyor. Bu bölünme, karakterin psikolojik gelişimini açıklamaya çalışan düz bir anlatıdan çok, hafızanın sıçramalı yapısına yaslanıyor. Çocukluk, sahneye ilk çıkış, aşk, yalnızlık ve son yıllar birbirine neden-sonuç zinciriyle bağlanmaktan ziyade aynı zihnin içinde üst üste binen görüntüler gibi düşünülüyor.
Balenin bu dramaturjik tercihi, Afife Jale’nin kamusal imgesini de değiştiriyor. Tarihsel anlatılarda çoğu zaman ilk adımı atan cesur kadın olarak donan Afife, burada zafer anlatısının rahatlığından uzaklaşıyor. Sahne arzusu ile dışlanma, görünürlük ile yıpranma, alkış ile yalnızlık aynı bedensel alanın gerilimleri hâline geliyor. Modern dansın soyutlama imkânı, hikâyeyi tarihsel bilgi aktarımının ötesine taşıyabilir; fakat bunun için koreografinin sembolik jestlere sığınmadan duygusal katmanlar kurması gerekecek.
1998’den bugüne değişen şey yalnızca dekor değil
Eser ilk kez 1998’de Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelendi. Aradan geçen süre, Afife Jale’nin kültürel hafızadaki yerini daha da merkezî kıldı. Onun adı bugün tiyatro ödüllerinden sahne adlarına kadar geniş bir alanda yaşıyor; ancak bu yaygınlık, hayatındaki çatışmaların her zaman aynı derinlikle anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Yeni prodüksiyonun karşısındaki güçlük de burada başlıyor: Çok tanınan bir simgeyi yeniden sahneye getirirken onu törensel bir portreye dönüştürmemek.
Beyhan Murphy’nin libretto ve koreografisi, Turgay Erdener’in müziğiyle buluşuyor. Orkestra yönetiminde İbrahim Yazıcı, dekor tasarımında Efter Tunç, kostümde Bahar Korçan, ışıkta Cem Yılmazer ve videoda Aisha Hajiyeva yer alıyor. Bu geniş yaratıcı ekip, yapımın dansı tek başına taşıyan kapalı bir biçim olarak değil, görüntü, müzik ve sahne mekânıyla birlikte düşünen bir yapı hedeflediğini gösteriyor. Özellikle video kullanımının, Afife’nin iç dünyasını açıklayan bir illüstrasyona mı dönüşeceği, yoksa canlı bedenin kırılganlığına karşı ikinci bir bellek katmanı mı kuracağı yapımın tonunu belirleyecek.
Bale repertuvarı için bir temsil meselesi
“Afife”nin güncelliği, geçmişte yaşanmış bir yasağın hatırlatılmasından ibaret değil. Eser, kurumların repertuvar tercihleri üzerinden şu soruyu yeniden gündeme getiriyor: Yerel sahne tarihinin kurucu figürleri, klasik anlatıların gölgesine düşmeden büyük ölçekli dans yapıtlarına nasıl dönüşebilir? Türkiye’de modern bale, uzun süre uluslararası kanondan devralınan biçimlerle yerel malzemeyi yan yana getirmeye çalıştı. Afife’nin hikâyesi ise bu ilişkinin daha zor bir sınırında duruyor; çünkü burada konu yalnızca yerli bir anlatı bulmak değil, sahnenin kendisi üzerine bir anlatı kurmak.
Bu açıdan yapımın başarısı, Afife Jale’yi kusursuz bir kahraman olarak parlatmasına değil, sahnede olmanın bedelini görünür kılmasına bağlı. 10 Ekim’de açılacak perde, bir yaşam öyküsünün yeniden canlandırılmasından fazlasını vaat ediyor: Türkiye’de kadın sanatçıların kamusal varlığını mümkün kılan ama aynı zamanda kırılganlaştıran koşulların, dans aracılığıyla yeniden hissedilmesini. “Afife”, tam da bu nedenle sezonun yalnızca yeni balelerinden biri değil; sahne tarihinin hangi bedenlerle, hangi kayıplarla ve hangi ısrarlarla yazıldığını soran bir repertuvar eşiği.



