Depo, 16 Eylül’de başlayacak “Landscapes of Erasure” ile Türkiye’nin coğrafyasında iz bırakmış zorlayıcı dönüşümleri sanatın araştırmacı diliyle yeniden düşünmeye açıyor. 21 Kasım’a kadar görülebilecek sergi, geç Osmanlı dönemindeki merkezileşme ve modernleşme süreçlerinden Cumhuriyet boyunca süren kültürel, ekolojik ve toplumsal kırılmalara uzanıyor. Ancak sergiyi önemli kılan, geçmişi tekil bir tarih anlatısı olarak sunmaması: Burada arazi, kaybolmuş bir şeyin dekoru değil; hatırlamanın da unutmanın da etkin öznesi.
Bir manzara, yalnızca görünen değildir
“Landscapes of Erasure”, başlığındaki silinme fikrini boşlukla eşitlemiyor. Larissa Araz, Ece Gökalp, Ekin Can Göksoy, Hiwazerê, Zilan İmşik, Marina Papazyan ve Rojda Tuğrul’un çalışmaları; mekânların isimlerinde, gündelik nesnelerde, doğal varlıklarda ve bedenlerde yaşamayı sürdüren tortulara odaklanıyor. Bu yaklaşım, Türkiye’de çoğu zaman arşivden, resmî tarihten veya kamusal dilden dışarıda bırakılan deneyimlerin sanat aracılığıyla nasıl görünürlük kazanabildiğine dair güçlü bir öneri taşıyor.
Serginin zemini özellikle dikkat çekici: Yıkımın yalnızca fiziksel yapılarda gerçekleşmediğini, bir gölün, yerinden edilmiş bir inancın, kesintiye uğramış bir dilin ya da kayda geçmemiş bir yasın da müşterek hafızayı biçimlendirdiğini hatırlatıyor. Böylece “manzara” sözcüğü estetik bir seyir nesnesi olmaktan çıkıyor; iktidar, emek, iklim ve kimlik mücadelelerinin üst üste bindiği bir kayıt yüzeyine dönüşüyor.
Tanıklığı temsil etmenin zor sorusu
Bu tür bir serginin taşıdığı en büyük risk, şiddet ve kayıp tarihlerini kolayca tüketilebilir imgeler hâline getirmesidir. Depo’daki seçki, görünen o ki bu riski doğrudan temsile yaslanmak yerine araştırma, çağrışım ve fragman üzerinden çalışarak karşılamaya yöneliyor. Zilan İmşik’in zorla kaybetmelerin ardından oluşan ruhsal coğrafyaya bakan yerleştirmesi ile Ece Gökalp ve Hiwazerê’nin kuzeydoğu Anadolu’daki doğa, tarih ve kimlik katmanlarını birlikte ele alan işi, bu tavrın iki ayrı örneği olarak öne çıkıyor.
Buradaki mesele, sanatın tarihsel adaletsizlikleri çözebileceği iddiası değil. Daha çok, resmî açıklamaların ve gündelik unutmanın arasında sıkışan soruları açık tutabilmesi. Sanat yapıtı bazen belge kadar kesin konuşmaz; fakat belgenin erişemediği duygulanımsal alanı kurabilir. Bir nesne, ses, boşluk ya da performans aracılığıyla izleyiciyi yalnızca bilgi almaya değil, kendi bakışının sınırlarını fark etmeye davet eder.
Depo için bir kapanış, İstanbul için bir eşik
Sergi aynı zamanda poşe girişiminin son projesi olması bakımından kurumsal bir anlam da taşıyor. Sanat alanında bağımsız girişimlerin sürekliliği, yalnızca sergi takvimleriyle değil; hangi anlatıların desteklenebildiği, hangi araştırmaların kamusallaşabildiği ve hangi dayanışma biçimlerinin mümkün olduğu üzerinden ölçülüyor. Bu nedenle “Landscapes of Erasure”, tek seferlik bir sergi olmanın ötesinde, bağımsız sanat üretiminin hafıza politikalarıyla kurduğu ilişkinin de bir özeti sayılabilir.
İstanbul’un sonbahar sanat sezonu çoğu kez büyük isimler, uluslararası dolaşım ve kurumların görünürlük yarışı üzerinden okunuyor. Depo’daki bu sergi ise odağı başka bir yere çeviriyor: Haritada yer alan ama anlatıda eksiltilen bölgelere, ortak geçmişin rahatça telaffuz edilemeyen katmanlarına ve geleceğin ancak bu katmanlarla yüzleşilerek kurulabileceği fikrine. Tam da bu nedenle serginin vaadi, geçmişe dönük nostaljik bir bakış değil; bugünün coğrafyasını daha dikkatli okumaya yönelik bir davet.



