25. Filmekimi, 9 Ekim’de İstanbul’da başlayan gösterimlerle yalnızca sonbahar sinema takvimini açmıyor; festival filmlerinin Türkiye içindeki dolaşımı için de daha geniş bir hattı görünür kılıyor. 9-18 Ekim arasında İstanbul’da sürecek program, 15-18 Ekim’de Ankara’ya, 22-25 Ekim’de ise İzmir ile ilk kez Mersin’e taşınacak. Bu rota, dünya festivallerinden gelen yeni filmleri dört ayrı seyirci çevresine ulaştırma iddiası bakımından önemli. Asıl mesele, filmlerin büyük ödüllerle gelmesinden çok, bu seçkinin farklı kentlerde nasıl karşılık bulacağı.
Festival Takviminin Ötesinde Bir Dolaşım Modeli
Filmekimi uzun zamandır uluslararası festival sezonunun ardından Türkiye’deki ilk büyük karşılaşma alanlarından biri. Cannes, Venedik ve Toronto gibi merkezlerde gösterilen filmler, vizyon takviminin ağır işleyen düzeninden önce burada seyirciyle buluşuyor. Bu yılki programın İstanbul dışına daha belirgin biçimde açılması, festivalin işlevini yalnızca bir “ilk izleme” maratonu olmaktan çıkarıyor. Ankara, İzmir ve Mersin’deki gösterimler, aynı filmlerin farklı kültürel altyapılarda, farklı salon alışkanlıkları içinde karşılanmasına olanak tanıyor. Bu nedenle dört şehirli yapı, niceliksel bir genişlemeden ibaret değil. Festival sineması çoğu zaman İstanbul’daki sınırlı salon çevresinin, ulaşım imkânlarının ve yoğun takvimin belirlediği bir deneyim olarak kalıyor. Ankara’nın yerleşik sinema seyircisi, İzmir’in festival kültürü ve Mersin’in programa ilk kez eklenmesi birlikte düşünüldüğünde, filmlerin dolaşımı daha dengeli bir kültürel haritaya yaklaşabilir. Elbette dört günle sınırlı bir program kalıcı bir eşitlik yaratmaz; ama bunun için gerekli talebin ve kurumsal iradenin varlığını sınar.
Mersin’in İlk Kez Dahil Olması Neden Önemli?
Mersin’in Filmekimi rotasına ilk kez girmesi, programın en dikkat çekici tarafı. Akdeniz kıyısındaki büyük kentler, güçlü üniversite nüfuslarına ve canlı sanat üretimine karşın, uluslararası festival seçkilerine düzenli erişim bakımından çoğu zaman İstanbul, Ankara ve İzmir’in gerisinde kalıyor. Bir festivalin Mersin’e uğraması tek başına bu dengesizliği çözmez; ancak sinema kültürünün yalnızca üretim merkezleriyle değil, düzenli izleme imkânıyla da kurulduğunu hatırlatır. Burada gösterim mekânının niteliği de belirleyici. Festival filmlerinin alışveriş merkezi salonları, bağımsız sinemalar ve tarihî mekânlar arasında dolaşması, izleme deneyiminin tek biçimli olmadığını gösteriyor. İstanbul’da Atlas 1948, Kadıköy Sineması, Nişantaşı’ndaki salon ve Paribu Art’a yayılan program; Ankara, İzmir ve Mersin’de başka salonlarla devam ediyor. Aynı filmin farklı kentlerde farklı fiziksel koşullarda izlenmesi, sinemayı yalnızca perdedeki eser değil, çevresinde kurulan kamusal buluşma olarak da düşünmeye çağırıyor.
Yerel Filmler İçin İkinci Bir Eşik
Programın İstanbul dışı ayağında, 2026 İstanbul Film Festivali’nde ödül alan bazı yapımların da yer bulması ayrıca anlamlı. Ziya Demirel’in En Güzel Cenaze Şarkıları, Pınar Yorgancıoğlu’nun Karanlıkta Islık Çalanlar, Evrim Çervatoğlu’nun Keçi501’i ve Damien Hauser’in Prenses Mumbi’si, bu dolaşım sayesinde İstanbul’daki ilk gösterimlerinin ardından daha geniş bir seyirciyle karşılaşacak. Yerli bağımsız filmler için festival yolculuğunun en kırılgan kısmı tam da burada başlıyor: Ödül almak görünürlük sağlayabilir, fakat filmin farklı kentlerde izlenmesi kalıcı bir konuşma alanı açar. Filmekimi’nin bu yılki güçlü tarafı, uluslararası sinemanın güncel başlıklarını taşırken Türkiye’deki film dolaşımına da küçük ama somut bir kanal açması. Festivalin başarısı yalnızca dolan salonlarla değil; Ankara, İzmir ve özellikle Mersin’de bu karşılaşmaların sonrasında doğacak izleyici talebiyle ölçülecek. Eğer bu adım düzenli gösterim ağları, yerel seçkiler ve bağımsız salonlarla desteklenirse, sonbahar festivali geçici bir kültürel heyecan olmaktan çıkarak şehirler arasında çalışan daha kalıcı bir sinema hattına dönüşebilir.



