Milano’daki FOG Performing Arts Festival, 19 Eylül’de başlayacak sonbahar bölümüyle 2026 edisyonunu iki ayrı zaman dilimine yayıyor. İlkbahardaki programın ardından 15 Kasım’a kadar sürecek bu ikinci bölüm, festivalin takvimsel bir uzantısı olmaktan çok daha fazlasını öneriyor: Performans sanatlarını sezon açılışlarının aceleciliğinden çıkarıp, kentle birlikte düşünen uzun soluklu bir karşılaşma alanına dönüştürüyor. Tiyatro, dans, müzik ve görsel-işitsel performansı aynı çatı altında buluşturan seçki, bugün sahnenin yalnızca “yeni iş” sunan bir vitrin değil, farklı hafıza ve aidiyet biçimlerinin müzakere edildiği bir kamusal alan olabileceğini hatırlatıyor.
Festival takviminden düşünme biçimine
Festivallerin çoğu hâlâ yoğunlaştırılmış birkaç haftalık heyecan mantığıyla çalışıyor. İzleyiciye yetişme telaşı, sanatçıya görünürlük baskısı ve kurumlara sezonun büyük başlığını üretme zorunluluğu aynı anda yükleniyor. FOG’un iki parçalı yapısı ise bu hız rejimine temkinli bir itiraz gibi okunabilir. İlkbahar ve sonbahar arasında açılan mesafe, programı tek bir estetik iddiaya kapatmıyor; aksine yılın farklı duygularına, kentteki değişen ritimlere ve disiplinler arası geçişlere alan açıyor. Bu tercih, Triennale Milano’nun sergileme kurumuyla sahne kurumu olma hâlleri arasındaki sınırı da geçirgenleştiriyor. Performans artık yalnızca belirli bir saatte başlayıp biten bir etkinlik değildir; binanın, çevresindeki kamusal mekânların ve izleyicinin festival boyunca taşıdığı soruların parçasıdır. İki dönemli yapı, izleyiciden de tek gecelik tüketim yerine süreklilik talep ediyor. Bir festivalin asıl değeri, programındaki isimlerin toplamından önce, bu isimler arasında kurulabilen düşünsel bağlantılarda ortaya çıkar.
Bedenin arşivi, sesin siyaseti
Sonbahar seçkisinin dikkat çekici tarafı, büyük isimleri bir araya getirmekle yetinmemesi. Boris Charmatz’ın solo çalışması bedeni sessizlik, eksilme ve yoğunlaşma üzerinden ele alırken; Kyle Abraham’ın koreografisi kişisel müzik hafızasını 1980’lerin pop, R&B ve new wave dünyasıyla yeniden kuruyor. Dewey Dell’in Dido ve Aeneas’a yaklaşımı ise barok operayı tarihsel bir müze nesnesi gibi değil, mitin bedensel tortularını açığa çıkarabilecek canlı bir malzeme olarak ele alıyor. Bu çalışmaların yanına Lina Lapelytė, Jaha Koo, Lee Yanghee, Chiara Bersani, Amir Reza Koohestani ve Romeo Castellucci gibi farklı estetik evrenlerden sanatçıların yerleştirilmesi, festivalin ortak bir biçim dili dayatmadığını gösteriyor. Buna rağmen programın güçlü bir odağı var: Kimlik, göç, kayıp, kültürel aktarım ve birlikte yaşama meselesi, burada doğrudan sloganlaştırılmadan sahnenin araçlarıyla işleniyor. Hareketin ritmi, sesin kesintisi, nesnenin varlığı ya da anlatının boşluğu; politik olanı temsil etmekten çok onunla temas kurmanın yollarına dönüşüyor.
Uluslararası dolaşımın başka bir ihtimali
FOG’un önemi, uluslararası dolaşımı yalnızca Avrupa sahneleri arasında tanınmış yapımların transferi olarak görmemesinde yatıyor. Lübnanlı koreograf Omar Rajeh’in kişisel ve politik hafızayı bir araya getiren solosu, Güney Koreli sanatçı Jaha Koo’nun aidiyet ve kültürel asimilasyona odaklanan multimedya yaklaşımı ya da İranlı yönetmen Amir Reza Koohestani’nin tiyatrosu aynı programda yan yana geldiğinde, “uluslararası” kelimesi coğrafi çeşitlilikten daha somut bir anlam kazanıyor. Sahne, çeviri ve altyazıyla aşılabilecek dillerden ibaret olmayan farklı deneyimlerin karşılaşma yerine dönüşüyor. Türkiye’deki kurumlar açısından da bu model dikkatle izlenmeyi hak ediyor. Uluslararası program denince hâlâ çoğu zaman birkaç konuk prodüksiyonun kısa bir festival haftasına sıkıştırılması anlaşılıyor. Oysa sürdürülebilirlik, yalnızca daha çok etkinlik düzenlemekle sağlanmıyor. İşlerin etrafında düşünme, karşılaşma ve geri dönme zamanı yaratmak; yerel sanatçılarla uluslararası konuklar arasında kalıcı bağlar kurmak gerekiyor. FOG’un sonbahar hamlesi tam da bu nedenle önemli: Performans sanatlarının güncel gücünün, sahne üzerindeki etkileyici andan sonra başlayan ortak düşüncede saklı olduğunu söylüyor.
Milano’daki bu program, sonbaharı yeni sezonun tanıtım dönemi olmaktan çıkarıp bir araştırma mevsimi olarak tarif ediyor. FOG’un ikiye ayrılan dokuzuncu edisyonu, festivalin ölçeğini büyütmekten ziyade zamanını çoğaltıyor. Bugünün sahne sanatları için asıl cesur hamle de bu olabilir: İzleyiciye daha fazla başlık değil, başlıkların arasında dolaşabileceği daha geniş bir düşünme alanı sunmak.



