Gelibolu Yarımadası’nın kıyıdan görünmeyen hafızası, şimdi pasın yavaş ama kararlı tahribatına karşı korunmaya çalışılıyor. Çanakkale Boğazı’nda Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan gemi batıklarına yönelik Derin Miras projesi kapsamında katodik koruma uygulamasının başlaması, Türkiye’de sualtı kültür varlıklarına bakış açısından önemli bir eşik oluşturuyor. Mesele yalnızca çeliğin ömrünü uzatmak değil; savaş, kayıp, deniz ekolojisi ve ziyaret kültürü arasında sıkışmış bir arşivi yerinde tutabilmek.
Batığı nesne değil, yerinde duran tarih olarak görmek
Gelibolu açıklarında Osmanlı ve İtilaf kuvvetlerine ait yüzlerce batık, 1915 harekâtının denizde bıraktığı çok katmanlı izleri taşıyor. Bunların bir bölümü, savaşın en ağır kayıplarına tanıklık eden mezar alanları; bir bölümü ise kıyı savunması, lojistik ve tahliye tarihini anlatan maddi belgeler. Bu nedenle batıkların korunması, onları karaya çıkarıp vitrinde sabitlemekten farklı bir etik ve teknik yaklaşım gerektiriyor. Deniz tabanı burada serginin mekânı değil, eserin tarihsel bağlamının ayrılmaz parçası. Katodik koruma, batığa doğrudan müdahale eden bir restorasyon dili yerine, korozyonun hızını azaltmayı hedefleyen bir çevresel denge öneriyor. İlk uygulamanın HMS Louis üzerinde devreye alınması da bu açıdan sembolik: Sualtı mirası, ancak görünmez altyapılar, uzun süreli ölçüm ve disiplinlerarası uzmanlıkla korunabilecek kadar kırılgan. Bu yaklaşım, “kurtarma” fikrinden çok, kontrollü bir birlikte yaşama fikrine dayanıyor.
Dalış turizmi büyürken hafıza nasıl korunur?
Gelibolu Tarihi Sualtı Parkı’nın 2022’de dalışa açılması, savaş mirasını fiziksel olarak erişilebilir kıldı. Ancak erişim, korumanın otomatik olarak güçlendiği anlamına gelmiyor. Daha fazla dalgıç, daha fazla tekne trafiği, çapa riski ve hatıra nesnesi toplama arzusu; batıkların zaten taşıdığı çevresel baskıyı artırabilir. Bu nedenle Derin Miras’ın asıl değeri, dalış turizmini bir hedef olarak değil, koruma rejiminin sınırları içinde ele alabilmesinde yatıyor. Projenin önümüzdeki sekiz yılda tarihsel önem, erişilebilirlik ve korozyon düzeyine göre seçilecek 17 alanı koruma kapsamına almayı; geri döndürülemez ölçüde zarar görmüş yaklaşık 20 batığı da üç boyutlu olarak kaydetmeyi planlaması dikkat çekici. Burada dijitalleştirme, yerinde korumanın alternatifi değil, onun tamamlayıcısı olmalı. Çünkü üç boyutlu model, geminin gövdesini ve biçimini aktarabilir; ama suyun sıcaklığı, akıntının sesi, deniz canlılarının yüzeyde kurduğu yeni yaşam ve batığın bulunduğu coğrafyanın yas duygusu ekrandan bütünüyle taşınamaz.
Çanakkale için yeni müze fikri denizin altında kuruluyor
Bu gelişme, müze fikrini de genişletiyor. Sualtındaki batıklar, duvarları ve vitrinleri olmayan; fakat ziyaret rotaları, koruma kuralları, bilimsel belgeleri ve güçlü bir anlatı sorumluluğu bulunan dağıtık bir müze oluşturuyor. Üstelik bu müzenin koleksiyonu tek bir ulusal anlatıya sığmayacak kadar çoğul. Çanakkale’deki gemiler, Türkiye’nin tarihsel hafızasının yanı sıra Britanya, Fransa, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi farklı toplulukların da kayıp hikâyelerine bağlanıyor. Tam da bu nedenle koruma dili zafer gösterisinden ya da dalış deneyiminin heyecanından daha geniş olmalı. Batığı bir macera dekoruna dönüştürmeden görünür kılmak; onu yalnızca askerî teknoloji nesnesi olarak değil, insan kaybının, deniz ekosisteminin ve ortak tarihin tanığı olarak okumak gerekiyor. Gelibolu’daki yeni uygulama bu dengeyi kurabilirse, Türkiye’de kültürel mirasın en önemli sorularından birine somut bir cevap verebilir: Geçmişi korumak, onu dondurmak mı; yoksa değişimini dikkatle izleyerek geleceğe açık tutmak mı?



