İstanbul Kültür Yolu Festivali bugün kapanırken geride yalnızca dolu salonlar, ücretsiz konserler ve sergi takvimi bırakmıyor; şehrin kültürel coğrafyasına dair daha zor bir soruyu da görünür kılıyor: Bir festival, birbirinden kopuk kültür adalarını gerçekten ortak bir kent deneyimine bağlayabilir mi? 26 Eylül’de başlayan program, 4 Ekim’e kadar AKM’den Galataport’a, Tarihi Yarımada müzelerinden Rami Kütüphanesi’ne, Kadıköy sahnelerinden Beykoz kıyısına uzanan geniş bir ağ kurdu. Bu yayılım, İstanbul’da kültürün tek bir merkezden ibaret olmadığını hatırlatması bakımından kıymetliydi.
Bir etkinlik dizisinden çok, dağınık bir şehir denemesi
Festivalin bu yılki İstanbul ayağı 23 mekânda 400’ü aşkın etkinliği bir araya getirdi. Sayının kendisi elbette kültürel etkiyi tek başına açıklamaz; ancak programın mekânsal dağılımı dikkat çekici. Taksim’deki AKM, yüksek kapasiteli gösterilerin merkezi olurken, Galataport’un açık meydanı popüler müziğe ayrıldı. Tarihi Yarımada’da İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Gülhane’deki bilim tarihi müzesi ve Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi, festivalin daha sakin, arşivsel ve tarihsel hattını taşıdı. Kadıköy’de Süreyya Operası, Beykoz’da sahil etkinlik alanı ve Rami’deki kütüphane programları ise haritayı Avrupa yakasının merkezi aksından çıkarmaya çalıştı.
Bu dağılımın en önemli yanı, kültürü yalnızca biletli salon performanslarıyla eşitlememesi. Kütüphane, meydan, müze, sahil ve büyük kültür yapısı aynı hafta içinde farklı izleyici ritimlerine açıldı. Açık hava konserine uğrayan biri için festival kamusal bir karşılaşma alanına; bir müze etkinliğine katılan izleyici içinse kentin tarihsel katmanlarını yeniden düşünme imkânına dönüştü. Kent kültürü açısından değerli olan, bu farklı kullanım biçimlerinin aynı programda yan yana gelebilmesidir.
Mekânlar arasında görünmeyen mesafe
Yine de haritada yan yana görünen mekânlar, şehir hayatında birbirine kolayca eklemlenmiyor. İstanbul’un ulaşım süreleri, yaya bağlantılarının zayıflığı ve ilçeler arasındaki gündelik eşitsizlikler, festivalin “şehir geneline yayılma” iddiasını sınayan başlıca gerçekler. Galataport’taki bir akşam konseriyle Rami’deki bir söyleşi ya da Beykoz sahilindeki yerel musiki buluşması aynı kültürel ekosistemin parçaları olabilir; fakat bu parçaların izleyici bakımından gerçekten kesişip kesişmediği ayrı bir mesele.
Bu nedenle festivalin başarısı, kaç etkinlik düzenlediğinden çok, izleyiciyi alışkanlıkla gittiği semtin dışına çıkarıp çıkaramadığıyla ölçülmeli. AKM’nin ulusal ölçekteki görünürlüğü ile mahalle ölçeğinde çalışan kültür kurumları arasında kurulacak ilişki, yalnızca bir program çeşitliliği değil, kültürel erişim meselesidir. Bir kentin kültür haritası, prestijli merkezlerin toplamı değil; farklı yaş, gelir ve yaşam çevrelerinden insanların bu merkezlere ve birbirlerine ulaşabilme kapasitesidir.
Kapanıştan sonra kalması gereken soru
Festivalin kapanış gününde AKM’deki konser ve dans programı, büyük kültür yapılarının sezon açılışındaki çekim gücünü bir kez daha gösteriyor. Fakat İstanbul için daha kalıcı ihtimal, bu kısa süreli yoğunluğun yıl içine yayılmasında yatıyor. Müze-kütüphane-sahil-meydan-sahne hattı yalnızca dokuz günlüğüne kuruluyorsa, kentteki kültürel eşitsizlikleri görünür kılmakla yetinir. Buna karşılık mekânlar arası ortak üretim, düzenli mahalle programları, erişilebilir ulaşım ve yerel kurumlarla süreklilik taşıyan iş birlikleri doğurursa, festival gerçek bir kültür altyapısına dönüşebilir.
İstanbul Kültür Yolu’nun bu yılki en güçlü vaadi, kenti bir dekor olarak kullanmak yerine onu çok merkezli bir kültür alanı olarak düşünmeye çağırmasıydı. Şimdi kritik olan, bu çağrının festival takvimi kapandıktan sonra da karşılık bulup bulmayacağı. İstanbul’un ihtiyacı, her sonbahar yeniden keşfedilen bir kültür rotasından çok, yılın her gününde erişilebilir kalan kültürel bir müşterek.



