Londra’da 12 Eylül’de başlayan Open House Festivali, mimarlığı uzmanların çizimleri, yatırım sunumları ve uzaktan hayranlık duyulan simge binalar alanından çıkarıp kentlinin gündelik deneyimine taşıyor. 20 Eylül’e kadar sürecek programda 800’ü aşkın yapı, açık alan ve kent rotası ücretsiz biçimde ziyaret edilebiliyor. Tarihî yapılar, kültür kurumları, çalışma mekânları, altyapı alanları ve özel konutlar aynı haritada buluşuyor. Festivalin asıl önemi, bu geniş seçkinin kendisinden çok, mimarlığı erişim meselesi olarak kurmasında yatıyor.
Bir binaya girmek, kent hakkında söz söylemektir
Kent yaşamında en çok gördüğümüz yapılar, çoğu zaman en az bildiğimiz yerlerdir. Sokaktan algılanan cephe, yapının yalnızca kamusal yüzüdür; giriş holü, dolaşım düzeni, arka bahçesi, çalışma ritmi, bakım sorunları ve kullanıcıları ise görünmez kalır. Open House’un açtığı gedik tam burada değer kazanıyor. Festival, mimarlığı bitmiş bir nesne gibi sergilemek yerine, içerisine girilen, ölçülen, karşılaştırılan ve tartışılan bir çevre olarak ele alıyor.
Bu yaklaşım özellikle kültür yapıları için belirleyici. Bir kütüphanenin yalnızca koleksiyonuyla değil, sessizliği nasıl kurduğuyla; bir tiyatronun yalnızca sahnesiyle değil, fuayesinde kimleri ağırladığıyla; bir üniversite yapısının yalnızca mimari diliyle değil, kamuyla kurduğu mesafeyle değerlendirilmesi gerekir. Festival kapsamındaki Senate House ve kütüphane turları, bu nedenle basit bir mimari gezi olmanın ötesine geçiyor. Kurumların tarihini, mekânsal hiyerarşilerini ve kamusal rollerini aynı anda görünür kılıyor.
Ücretsiz erişim, kültürel eşiklerin tamamını kaldırmıyor
Mimarlık etkinliklerinde ücretsiz giriş çoğu kez tali bir ayrıntı gibi görülür. Oysa ücretin kaldırılması, kültürel katılımın önündeki en somut eşiklerden birini hedefler. Open House’un tüm Londra ilçelerine yayılması da bu tercihi güçlendiriyor: Program, yalnızca merkezdeki simge yapıları değil, mahalle ölçeğindeki dönüşümleri, endüstri mirasını ve gündelik kent dokusunu da ziyaret rotasına katıyor.
Yine de erişim, kapının açılmasıyla otomatik olarak eşitlenmiyor. Kontenjanla çalışan turlar, hızla tükenen rezervasyonlar, ulaşım maliyeti ve mimarlık dilinin teknikleşmesi, katılımı sınırlayabiliyor. Bu yüzden festivalin en verimli tarafı, nadir bulunan mekânları bir listeye eklemesi değil; kamusal erişimin nasıl daha adil kurulabileceğine dair beklentiyi büyütmesi. Bir yapının ziyaret edilebilir olması, onun gerçekten kamusal olduğu anlamına gelmez; fakat bu soruyu sormak için güçlü bir başlangıç sağlar.
Mimarlık festivali değil, kent okuma provası
Open House’un 35. edisyonu, mimarlık kültüründe hâlâ etkili olan yıldız proje merkezli bakışa karşı daha yatay bir öneri getiriyor. Burada değer, yalnızca yeni ya da görkemli yapıda aranmaz. Bir pazar yapısının altındaki Roma kalıntıları, bir belediye konutunun geleceği, uzun süre kapalı kalmış bir tiyatronun mirası ya da bir kurumun arşivi; kentin farklı zamanlarını ve farklı mülkiyet biçimlerini aynı tartışmanın parçası yapar.
Türkiye açısından bu modelin düşündürücü tarafı da burada. İstanbul, Ankara, İzmir ve başka kentlerde tarihî kamu yapılarından modernist kampüslere, endüstri mirasından kıyı altyapısına uzanan büyük bir mekânsal birikim bulunuyor. Buna rağmen bu yapıların önemli bölümü ya gündelik kullanımdan kopuk ya da yalnızca özel günlerde görünür. Mimarlık mirasını korumak, onu cam fanusun içinde tutmak değildir; bakımını, kullanımını ve anlatısını kamuyla paylaşmaktır.
Londra’daki festival, bu nedenle bir hafta sonu kültür etkinliğinden daha fazlasını söylüyor: Kentin kapıları açıldıkça, mimarlık hakkında hüküm verme yetkisi de genişler. Yapıları yalnızca uzmanların değil, onların gölgesinde yaşayanların da okuması; daha dikkatli, daha talepkâr ve daha müşterek bir kent fikrinin ön koşuludur.



