Metropolitan Opera’nın 2026-2027 sezonunu 22 Eylül’de Verdi’nin Macbeth’iyle açması, repertuvarın güvenli bir klasiğine dönmekten çok, iktidar arzusunun sahnede nasıl güncellenebileceğine dair bilinçli bir hamle gibi okunmalı. Kurumun yaklaşık yirmi yıl aradan sonra esere hazırladığı ilk yeni yapım, yönetmen Louisa Proske’nin Met’teki ilk çalışması. Proske, Shakespeare’in iktidarı ele geçirmek için birbirini besleyen bir çiftine odaklanan anlatıyı tarihsel İskoçya dekoruna kapatmak yerine, korkunun gündelik hayatı yönettiği daha yakın bir atmosfer içinde kuruyor.
Yeni yapımın asıl meselesi: Taç değil, mekanizma
Macbeth, Verdi’nin en sıkıntılı ve en keskin operalarından biri: Zaferle başlayan hikâye, iktidarı elde tutmanın bitmeyen şiddetine dönüşür. Bu yüzden yapımın güncelliği, esere bugünün siyasal göndermelerini dışarıdan iliştirmesinde değil; iktidarın önce bir vaat, ardından bir çalışma düzeni haline gelişini görünür kılmasında yatıyor. Proske’nin sahnelemesinde karanlık, yalnızca atmosfer sağlayan bir görsel tercih değil. Karakterlerin birbirine bakışını, kalabalıkların yön değiştirişini ve suçun paylaşılma biçimini belirleyen bir alan olarak işliyor.
Bu yaklaşım, Macbeth ile Lady Macbeth’i yalnızca hırslı iki birey olarak değil, çevrelerindeki düzeni kendi suç ortaklıklarıyla büyüten figürler halinde düşünmeye izin veriyor. Operanın cadıları da burada anlatının folklorik süsü olmaktan çıkıyor. Kehaneti getiren doğaüstü sesler, iktidar sahiplerinin zaten duymak istediği sözü onaylayan kolektif bir uğultuya dönüşüyor. Shakespeare’in metninden Verdi’nin partisyonuna geçen iktidar paranoyası, böylece günümüzün kamusal diliyle yeniden temas kuruyor.
Sesin ağırlığı ve yıldız sisteminin sınırı
Açılış gecesinin merkezinde Lady Macbeth rolündeki Lise Davidsen ile başroldeki Quinn Kelsey yer aldı. Davidsen’in geniş ve parlak sesinin Lady Macbeth’in acımasızlığını hangi ölçüde taşıdığı, bu yapımın en dikkat çekici sorularından biri. Rol, yalnızca yüksek ses gücü değil; sözün zehir gibi işlediği, iradenin çatladığı anlarda bile karakterin kendini topladığı ince bir vokal tiyatro gerektiriyor. Kelsey ise Macbeth’i kahramanca bir düşüşten ziyade, kendi korkusuna teslim oldukça küçülen bir iktidar figürü olarak kuruyor.
Yannick Nézet-Séguin yönetimindeki orkestra, Verdi’nin erken dönem dilindeki sert kontrastları yapımın dramatik omurgasına bağlıyor. Bu müzikte ritim hiçbir zaman yalnızca eşlik değildir; darbenin, yürüyüşün, kutlamanın ve yasın dönüşümlü olarak sahneye baskı yaptığı bir güçtür. Ryan Speedo Green’in Banquo’su ve Freddie De Tommaso’nun Macduff’u da bu büyük ses mimarisinin içinde, Macbeth çiftinin kapalı devresine dışarıdan gelen etik basıncı temsil ediyor.
Büyük kurum operası için bir eşik
Met’in Macbeth seçimi, büyük opera kurumlarının güncel görünmek için mutlaka yeni bir eser sipariş etmesi gerekmediğini hatırlatıyor. Asıl mesele, kanonik bir eserin hangi sorularla geri çağrıldığı. Proske’nin sahnelemesi, Verdi’nin operasını günümüz iktidar tartışmalarına indirgemiyor; tersine, bu tartışmaların çok daha eski, ritüelistik ve bedensel kökleri olduğunu hatırlatıyor. Saray, savaş alanı ve ziyafet masası arasındaki geçişler; iktidarın kamusal gösteri ile özel dehşet arasında sürekli gidip geldiğini açığa çıkarıyor.
Bu nedenle Met’teki yeni Macbeth’in önemi, yalnızca sezon açılışının yıldız kadrosundan gelmiyor. Yapım, büyük ölçekli operanın bugünün dünyasına bakabilmesi için dekoratif güncellemeden fazlasına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Korku, arzu, suç ve itaat arasındaki ilişki gerçekten sahnenin yapısına sızdığında, dört yüz yılı aşmış bir trajedi yeniden şimdi zamanında konuşmaya başlıyor.


