İstanbul’un sonbahar sergi takviminde “Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları”, tek bir sanatçının yapıtlarını sıralamakla yetinmeyen bir durak olarak öne çıkıyor. 16 Eylül 2026’da Salt Beyoğlu’nda açılan sergi, Özer Kabaş’ın resim, özgün baskı, takı tasarımı, sinema, tiyatro ve yazıyla kurduğu geniş alanı; kişisel arşivinin taşıdığı eğitim, kurum ve çevre ilişkileriyle birlikte ele alıyor. Bu nedenle rota, bir retrospektiften çok Türkiye’de sanat üretiminin nasıl ortaklaşa biçimlendiğine dair katmanlı bir okuma öneriyor.
Bir sanatçının değil, bir çevrenin haritası
Özer Kabaş, çoğu zaman figüratif resim bağlamında anılsa da serginin asıl gücü sanatçıyı tek bir üslubun içine kapatmamasında. Kabaş’ın Yale’de aldığı sanat eğitimi ile Robert Kolej ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi çevresindeki çalışmaları, üretiminin eğitimle ve kolektif kültür hayatıyla ne kadar iç içe olduğunu gösteriyor. Burada sanatçının kariyerini düz bir başarı çizgisi gibi izlemek yerine, farklı alanlar arasında gidip gelen düşünme biçimine dikkat etmek gerekir.
Sergideki belgeler bu açıdan yalnızca geçmişe ait tamamlayıcı malzeme değil. Ders notları, yazışmalar, fotoğraflar ve üretim süreçlerine dair izler; atölyenin, okulun, kulübün ve dostlukların sanat tarihi içindeki yerini hatırlatıyor. Kabaş’ın eğitimci kimliği, serginin en önemli eksenlerinden birini oluşturuyor: Sanat yapıtı kadar sanatın konuşulduğu, öğretildiği ve birlikte kurulduğu ortamlar da görünür hâle geliyor.
Rotayı resimden filme, filmden tasarıma genişletin
Sergiyi gezerken ilk durak, Kabaş’ın resim ve özgün baskılarında figür ile soyutlama arasındaki hareket olabilir. Sanatçının bu iki alanı karşıt kutuplar gibi görmeyen yaklaşımı, biçimsel tercihten önce deneyimin ve çevrenin belirleyiciliğine işaret ediyor. Bu bölümde yapıtların hangi akıma yerleştirileceğinden çok, çizgi, yüzey, figür ve anlatı arasında nasıl bir gerilim kurduğuna bakmak daha verimli.
İkinci durak, Urart Sanat Atölyesi için tasarladığı takılar olmalı. Takıyı resimden ayrı, ikincil bir uğraş gibi düşünmemek gerekiyor. Bu işler, Kabaş’ın malzemeye, gündelik kullanıma ve tasarımın dolaşımına verdiği önemi açığa çıkarıyor. Sanatçının disiplinler arası yönü burada somutlaşıyor: Estetik karar, yalnızca duvarda duran bir imgeye değil, bedenle birlikte taşınan bir nesneye de dönüşebiliyor.
Üçüncü durak ise hareketli görüntü. İstanbul Hatırası adlı film ile Altan Gürman’la Marmara Adası’nda çektiği belgesel, sergiyi resmin sessizliğinden çıkarıp başka bir zamansallığa taşıyor. Bu filmler, dönemin İstanbul’una ve sanatçılar arasındaki paylaşıma dair doğrudan bir pencere açarken, Kabaş’ın kentle kurduğu ilişkinin yalnızca temsilden ibaret olmadığını da düşündürüyor.
Ziyaret için üç anahtar: zaman, kurum, geçiş
Bu serginin en iyi eşlikçisi hız değil, zaman. Bölümler arasında acele etmeden dolaşmak; yapıtlar ile arşiv belgelerinin birbirini nasıl değiştirdiğini izlemeyi sağlıyor. Bir resmin yanında görülen fotoğraf ya da bir tasarımın ardındaki kurumsal bağ, sanatçının pratiğine yeni bir yön kazandırabiliyor. Sergi, izleyiciyi yalnızca nesnelere bakmaya değil, o nesnelerin ortaya çıkmasını mümkün kılan koşulları da düşünmeye çağırıyor.
İkinci anahtar kurumlara bakmak. Robert Kolej’den akademiye, sanat atölyelerinden sinema kulüplerine uzanan güzergâh, Türkiye’de kültür hayatının bireysel üretimlerle değil; eğitim yapıları, tartışma alanları ve dayanışma ağlarıyla geliştiğini hatırlatıyor. Kabaş’ın hikâyesi, sanatçıyı tek başına çalışan bir figür olarak değil, farklı topluluklar içinde hareket eden bir özne olarak okumaya imkân veriyor.
Son anahtar ise geçişler. Sergi, resim ile tasarım, öğretmenlik ile sanatçılık, kişisel arşiv ile kamusal hafıza arasındaki sınırların sanıldığı kadar keskin olmadığını gösteriyor. Bu nedenle “Denizaşırı”, geçmişe dönük nostaljik bir bakıştan çok, bugünün kültür ortamına yöneltilmiş bir soru gibi okunabilir: Sanatın etrafında oluşan bilgi, ilişki ve emek ağlarını hangi araçlarla koruyor; onları geleceğe nasıl aktarıyoruz?
Salt Beyoğlu’nda 14 Mart 2027’ye kadar görülebilecek sergi, İstanbul’daki sonbahar programında yalnızca bir sanatçı keşfi sunmuyor. Aynı zamanda Türkiye sanat tarihinin daha geniş, daha geçirgen ve daha müşterek bir anlatıya ihtiyacı olduğunu hatırlatan güçlü bir rehber durağı kuruyor.



