Borusan Contemporary’nin 19 Eylül’de açılan Olivo Barbieri sergisi, İstanbul’daki sanat gündemine basit bir fotoğraf retrospektifinden daha iddialı bir soru bırakıyor: Bir manzaraya gerçekten bakıyor muyuz, yoksa onu çoktan kurulmuş imgeler aracılığıyla mı tanıyoruz? Sanatçının Türkiye’deki ilk kişisel sergisi olan “Time Space Geometry”, bu soruyu Efes, Afrodisias, Hierapolis, Laodikeia ve Sagalassos gibi antik yerleşimlerden küresel metropollere, şelalelerden Alpler’e ve Capri kıyılarına uzanan geniş bir görüntü coğrafyasında takip ediyor.
Antik kenti kartpostaldan kurtarmak
Serginin Türkiye açısından en kuvvetli hattını, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu için üretilen Anadolu arkeoloji alanı fotoğrafları oluşturuyor. Barbieri’nin yukarıdan kurduğu bakış, antik tiyatroları ve taş dokularını alışıldık tarihî ihtişamın içinden çekip çıkarıyor. Bu kentler, geçmişe ait değişmez anıtlar olmaktan ziyade; ölçeği kaymış, sınırları belirsiz, bazen maket hissi veren kırılgan görüntülere dönüşüyor. Böylece arkeolojik mirasın en sık maruz kaldığı iki bakış biçimi —turistik hayranlık ve uzak tarih bilgisi— yerini daha huzursuz bir algıya bırakıyor. Bu tercih önem taşıyor. Türkiye’de antik kentler çoğu kez ya ziyaret ekonomisinin kusursuz vitrini ya da koruma tartışmalarının teknik nesnesi olarak görünür. Barbieri ise kalıntıyı bir görsel bellek alanı olarak ele alıyor. Merceğin müdahalesi, taşın kendisine değil, izleyicinin taşla kurduğu hazır ilişkiye yöneliyor. Tarihî mekânın ölçeği bozulduğunda, onun ne kadarının geçmişten, ne kadarının bugünün görme alışkanlıklarından ibaret olduğu daha görünür hâle geliyor.
Yukarıdan bakmanın iktidarı ve kırılganlığı
Barbieri’nin uzun soluklu pratiğinde hava görüntüsü yalnızca teknik bir tercih değil. Yüksekten bakmak, kenti bütün olarak kavrama arzusu taşır; fakat sergide bu arzu sürekli boşa düşürülür. Los Angeles, İstanbul ve Londra gibi kentlerin yer aldığı “site specific_” dizisinde mimari çevre, yaşanan bir yer olmaktan çıkar ve neredeyse yapay bir sahne dekoruna benzer. İzleyicinin mekân üzerinde kurduğu hâkimiyet duygusu tam oluşacakken, görüntüdeki optik kayma bu güveni dağıtır. Bu gerilim, bugünün kent deneyimiyle doğrudan konuşuyor. Harita uygulamaları, uydu görüntüleri, emlak görselleri ve sosyal medya akışları şehirleri giderek uzaktan tüketilen yüzeylere dönüştürüyor. Barbieri’nin fotoğrafları bu çağdaş bakışın konforunu yeniden üretmek yerine onu aksatıyor. Kentin planını görmek, onu anlamaya yetmiyor; hatta kimi zaman görünürlüğün kendisi, yaşanan hayatı örten yeni bir perdeye dönüşüyor.
Doğa, seyirlik manzara olmaktan çıkarken
Serginin şelalelere, Alp coğrafyasına ve Capri’ye uzanan bölümleri de aynı meselenin başka yüzlerini açıyor. Barbieri, doğayı romantik yüceliğin saf alanı olarak kaydetmiyor. Şelaleler ışıklandırmalar, seyir terasları ve turistik düzenlemelerle çevrelenmiş birer görüntü üretim sahasına dönüşüyor. Alp zirvelerinde insan figürü, doğanın karşısındaki küçüklüğünü değil, manzarayı deneyimleme ve belgelemeye dönük ısrarını da taşıyor. Capri ise Akdeniz’in kültürel hafızasıyla yüklü bir coğrafya olarak, gerçekle düş arasında salınan renkli bir projeksiyon hâline geliyor. Bu hat, serginin Anadolu fotoğraflarıyla beklenmedik biçimde birleşiyor. Antik kent, şelale ve ada birbirinden çok farklı yerler gibi görünse de hepsinde ortak olan şey, manzaranın kendiliğinden var olmadığı fikri. Her biri tarih, turizm, mimarlık, teknoloji ve arzu tarafından yeniden çerçeveleniyor. Sergi, bu nedenle çevresel duyarlılığı yalnızca doğanın tahribatı üzerinden kurmuyor; doğayı ve mirası hangi imgeler yoluyla istediğimizi de sorguluyor.
Fotoğrafın zamanla kurduğu yeni mesafe
“Time Space Geometry”nin Perili Köşk’te açılması ayrıca anlamlı. Boğaz kıyısındaki yapı, hem İstanbul’un tarihsel siluetine hem de çağdaş sanatın koleksiyon merkezli dolaşımına ait bir eşikte duruyor. Barbieri’nin fotoğrafları bu eşiğe uygun biçimde, geçmiş ile şimdi arasındaki mesafeyi kapatmıyor; tersine onu görünür kılıyor. Antik taşların, küresel kentlerin ve turistik doğa imgelerinin aynı sergide yan yana gelmesi, çağdaş fotoğrafın belgelemekten çok yeniden kurmakla ilgilendiğini hatırlatıyor. Serginin asıl gücü de burada yatıyor: İzleyiciyi daha çok şey görmeye değil, gördüğü şeye hangi araçlar, hafızalar ve beklentilerle baktığını fark etmeye çağırıyor. Anadolu’nun antik kentleri bu çağrıda yalnızca yerel bir motif değildir. Onlar, kültürel mirasın bugün hangi mesafeden, hangi yükseklikten ve hangi imgeler aracılığıyla okunacağını tartışmaya açan aktif birer zemindir.



