17 Eylül’de izleyiciyle buluşan “Sultana”, İstanbul’un gece hayatına dışarıdan bakan bir parıltı hikâyesi anlatmıyor. Ali Kemal Güven’in yönettiği film, adını taşıyan kulübün uzun süredir hüküm süren yıldızı Meral ile Belaruslu genç dansçı Anna arasındaki ilişkiyi merkezine alıyor. Başlangıçta koruyucu bir yakınlık gibi görünen bağın, kısa sürede yerini mevki, görünürlük ve hayatta kalma mücadelesine bırakması; filmin asıl sorusunu da belirliyor: Aynı sahneyi paylaşmak zorunda kalan kadınlar için dayanışma ne zaman rekabete dönüşür?
Gece kulübü: Dekor değil, çalışma rejimi
Sinema, gece kulübünü çoğu zaman özgürleşmenin, taşkınlığın ya da suçun estetik arka planı olarak kullanır. “Sultana”nın çıkış noktası ise daha sert bir zemine işaret ediyor: Sahne, aynı zamanda çalışılan, değerlendirilen ve yerin her gece yeniden kazanılması gereken bir mekân. Dans eden beden yalnızca seyredilmez; yaş, güzellik, çekicilik, disiplin ve itaat ölçütleriyle sürekli tartılır. Böyle bakıldığında kulübün ışıkları, karakterleri görünür kılmaktan çok onları bir sınav düzeninin içine yerleştirir. Meral’in yıllardır koruduğu konum ile Anna’nın hızla yükselen cazibesi arasındaki gerilim, kuşak farkının basit bir karşıtlığı değildir. Burada mesele, yeni gelenin eskiyi doğal olarak silmesi değil; sektörün her iki kadını da birbirine rakip olmaya zorlayan düzenidir. Gençlik, deneyimin karşısına bir tehdit olarak çıkarılırken deneyim de gençliğin önünü açacak bir ortaklık biçimine kolayca dönüşemez. Film, bu sıkışmayı melodramın hazır kıskançlık şablonuna teslim etmeden taşıyabilirse, güncel Türkiye sinemasında kadın emeğine dair önemli bir şehir anlatısı kurabilir.
Kadınlar arasındaki çatışmayı yeniden düşünmek
Kadın karakterlerin karşı karşıya gelmesi, özellikle popüler anlatılarda çoğu kez tek bir duyguyla açıklanır: kıskançlık. Oysa “Sultana”nın kurduğu çerçeve, çatışmanın daha geniş bir ekonomik ve duygusal haritası olabileceğini düşündürüyor. Meral’in Anna’yı önce himayesine alması, ilişkiye salt düşmanlık değil; öğretme, koruma, temsil etme ve yerini kaybetme korkusunu da ekliyor. Bu nedenle filmin gerilimi, iki kişinin birbirini sevip sevmemesiyle sınırlı kalmıyor. Bir kadının diğerine açtığı alanın, aynı anda kendi alanını daraltması ihtimali belirleyici hale geliyor. Bu anlatı tercihi, İstanbul’un eğlence kültürünü de farklı bir açıdan görünür kılabilir. Gece hayatı çoğu zaman kentin tüketim ritmiyle, müzikle ve hızla anılır. Oysa sahnenin gerisinde ilişki ağları, hiyerarşiler, kırılgan güvenceler ve beden üzerinde kurulan denetim vardır. “Sultana”, kulübün arka odalarını ve sahne arkasını anlatının gerçek merkezi yapabildiği ölçüde, bu görünmeyen yapıyı seyircinin önüne taşıma imkânı bulacak.
İstanbul hikâyesinin sınırı nerede?
Filmin dikkat çekici yanı, hikâyesini soyut bir rekabet masalına çevirmemesi. İstanbul’da geçen anlatı, kentin sınıfsal ve kültürel katmanlarını taşıma potansiyeline sahip: Bir yanda sürekli yenilik isteyen eğlence ekonomisi, diğer yanda o yeniliği mümkün kılan ama güvencesi belirsiz emek. Anna’nın ülke dışından gelmiş bir dansçı olması da anlatıya yalnızca egzotik bir unsur eklemiyor; kentte tutunma, aidiyet kurma ve kabul görme meselesini büyütüyor. “Sultana”nın esas sınavı, bu malzemeyi ne kadar incelikle işlediğinde ortaya çıkacak. Gece kulübü dünyasını karanlık, tehlikeli ve baştan çıkarıcı bir klişeye indirgemek kolay; zor olan, karakterlerin iktidar arzusunu onları çevreleyen koşullardan ayırmamaktır. Film bunu başarırsa, yalnızca iki kadın arasındaki sert mücadeleyi değil, görünür olmanın bedelini anlatan bir İstanbul filmi olarak da akılda kalabilir.
Yeni Türkiye sineması için bir imkân
Ali Kemal Güven’in yönetimindeki “Sultana”, başrollerindeki Tuba Büyüküstün, Derya Pınar Ak ve Seray Kaya ile kadın merkezli bir oyunculuk alanı açıyor. Fakat filmin kültürel ağırlığı, tanınmış yüzlerden çok, seçtiği çatışmanın güncelliğinde yatıyor. Türkiye sinemasında kadın dayanışması sıkça idealize edilir; kadınlar arası rekabet ise çoğu kez yüzeysel bir ahlak dersiyle cezalandırılır. “Sultana”, bu iki kolay yolun dışında durarak dayanışmanın da rekabetin de eşitsiz bir düzen içinde biçimlendiğini gösterebilirse, seyirciye daha zor ama daha sahici bir soru bırakacaktır: Birlikte ayakta kalmak istenirken, ayakta kalma koşulları neden insanları birbirinin karşısına diker?



