İstanbul Uluslararası Oda Müziği Festivali, altıncı yılında Süreyya Operası’nı yalnızca konserlerin gerçekleştiği bir salona değil, dinleme biçimlerinin yeniden sınandığı bir mekâna çeviriyor. Festivalin 11 Eylül akşamı düzenlenecek Festival Buluşması konseri, iki keman, iki viyola ve iki viyolonselden oluşan altı müzisyeni aynı sahnede buluşturuyor. Emmanuel Coppey, Katerina Chatzinikolau, Razvan Popovici, Ali Başeğmezler, Marc Coppey ve festivalin kurucusu Nil Kocamangil’in ilk kez bu kadroyla yan yana gelmesi, oda müziğinin temel sorusunu güncel kılıyor: Kalabalıklaşan kültür takviminde gerçekten birlikte çalmak ve birlikte dinlemek ne anlama geliyor?
Solistlikten ortak sese
Oda müziğinin gücü, yıldız solist fikrini bütünüyle reddetmesinde değil; onu ortak bir sorumluluğa dönüştürmesinde yatar. Altı müzisyenli bu buluşmada her enstrüman kendi tınısını, tekniğini ve yorum alışkanlığını getiriyor. Ancak sonuç, bireysel parlaklıkların yan yana dizilmesinden ibaret olamaz. Kemanın çizgisi viyolanın iç sesiyle, viyolonselin zemini karşı melodilerle sürekli pazarlık hâlindedir. Bir müzisyenin cümleyi ne kadar ileri taşıyacağı, diğerinin ne kadar alan açacağıyla belirlenir. Bu nedenle Festival Buluşması’nın anlamı, uluslararası kariyerleri bulunan isimleri bir afişte toplamasının ötesinde. Programdaki Anton Arensky ve Pyotr İlyiç Çaykovski eserleri, yaylı çalgılar için yazılmış yoğun dokularıyla bu karşılıklı duyma hâlini öne çıkarıyor. Özellikle Çaykovski’nin “Souvenir de Florence” başlıklı yaylı altılısı, İtalyan yolculuğunun izini taşıyan canlılığı Rus romantizminin geniş soluklu anlatımıyla buluşturur. Eserin coşkulu dış yüzeyi, topluluğun iç dengesi kurulmadığında kolayca ağırlaşabilir; bu yüzden iyi bir yorum, ses yüksekliğinden çok ayrıntıların birbirini kollamasına dayanır.
Süreyya Operası’nın ölçeği neden önemli?
Festivalin Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda gerçekleşmesi de bu müziğin niteliğine uygun bir seçim. Büyük açıkhava sahneleri ve dev prodüksiyonların belirlediği konser ekonomisinde oda müziği, dinleyiciyle arasına mesafe koymayan bir ölçek öneriyor. Salondaki yakınlık, yalnızca fiziksel değildir: Nefes alışların, yay değişimlerinin ve müzisyenler arasındaki bakışların algılanabildiği bir dikkat alanı yaratır. Bu dikkat, klasik müziği kapalı bir uzmanlık alanı gibi görmekten de uzaklaştırabilir. Oda müziğine giriş için eserin tarihini baştan sona bilmek gerekmez; dinleyicinin, bir melodinin el değiştirişini veya alttaki ritmik hareketin aniden görünür oluşunu izlemesi yeterlidir. Altılı repertuvar, bu bakımdan özellikle elverişlidir. Orkestranın görkeminden daha geçirgen, ikilinin ya da üçlünün mahremiyetinden daha geniş bir ses dünyası sunar. Dinleyiciye de tek bir merkeze bağlanmak yerine, sahnedeki ilişkileri takip etme özgürlüğü verir.
Festival takviminden kalıcı bir eğitim alanına
6-24 Eylül arasına yayılan festival, konserleri ücretsiz masterclass’lar ve söyleşilerle birlikte kuruyor. Bu yaklaşım, oda müziğini yalnızca sezonluk bir etkinlik olarak değil, müzisyenler arasındaki aktarımın ve genç sanatçıların görünürlüğünün alanı olarak ele alıyor. Ustalık sınıfları, sahne üzerindeki bitmiş yorumu değil, yorumun hangi sorular, tekrarlar ve itirazlarla biçimlendiğini görünür kılma potansiyeli taşıyor. İstanbul’un müzik hayatında bu tür süreklilik taşıyan programlara ihtiyaç var. Çünkü kültürel canlılık, yalnızca büyük isimlerin kısa süreli ziyaretleriyle değil; yerleşik salonların, eğitim imkânlarının ve düzenli dinleyici alışkanlıklarının birlikte var olmasıyla güçleniyor. Festival Buluşması bu açıdan tek gecelik bir virtüözler geçidi değil. Süreyya Operası’nda altı yayın kuracağı ilişki, müziğin en eski ama en güncel önerisini yeniden duyuruyor: Birlikte üretmek, herkesin aynı anda konuşması değil, birbirini gerçekten işitmesidir.



