İstanbul’da 25 Ekime kadar fotoğrafla kurulabilecek en güçlü rota, Tophane-i Âmire Kültür ve Sanat Merkezi’nde yan yana izlenebilen iki sergiden geçiyor. Yann Arthus-Bertrand’ın “Bir Bakışın Mirası” başlıklı geniş seçkisi ile Helene Schmitz’in “Botanik Bir Serüven”i, doğayı aynı kavramın iki karşıt ölçeğinde ele alıyor: İlki dünyaya mesafe koyarak yeryüzünün desenlerini, insan müdahalesini ve çevresel kırılganlığı görünür kılıyor; ikincisi bakışı bitkinin gövdesine, yüzeyine ve kendi başına taşıdığı zamana yaklaştırıyor. Bu ikili, 212 Photography Istanbul’un kentteki çok duraklı programı içinde tek mekânda yoğunlaşan, aceleye gelmeyecek bir karşılaşma sunuyor.
Önce geniş açı: Yeryüzünü manzara olmaktan çıkaran fotoğraflar
Arthus-Bertrand’ın üretimi, hava fotoğrafını yalnızca etkileyici bir seyir biçimi olmaktan çıkaran isimlerden biri olarak okunabilir. Yukarıdan bakış, onun fotoğraflarında coğrafyayı soyut bir kompozisyona dönüştürürken aynı anda insan faaliyetinin izlerini de açığa çıkarır. Tarlaların çizgileri, suyun kıvrımları, yapılaşmanın yoğunluğu ve hayvanlarla insanlar arasındaki mesafe bu bakışta estetik bir düzen kadar etik bir soru da üretir: Bir yeri güzel bulmak, o yerle kurduğumuz ilişkiyi anlamaya yeter mi? Bu nedenle sergiye, tek tek çarpıcı kareler aramak yerine görüntülerin kurduğu ölçek duygusunu takip ederek yaklaşmak daha verimli. Fotoğrafçının 1970’lerden bugüne uzanan üretimini bir araya getiren seçki, bakışın zaman içinde nasıl çevresel tanıklığa dönüştüğünü izleme imkânı veriyor.
İlk turda görüntülerin uzaktan sunduğu düzeni kaydetmek, ikinci turda ise insan varlığının doğrudan görünmediği ama etkisinin hissedildiği alanlara dönmek iyi bir yöntem olabilir. Böylece sergi, “doğal güzellik” fikrinin huzurlu yüzünü değil; üretim, tüketim, ulaşım ve yerleşim ağlarının gezegen üzerindeki ortak izini düşünmeye açılır. Arthus-Bertrand’ın fotoğraflarında mesele yalnızca dünyanın neye benzediği değildir. Dünyayı hangi mesafeden gördüğümüz de başlı başına konudur.
Sonra yaklaşmak: Bitkiyi dekor olmaktan kurtarmak
Helene Schmitz’in “Botanik Bir Serüven”i, bu yüksekten bakışı bilinçli biçimde tersine çeviriyor. Bitkiler burada arka plan, süsleme unsuru ya da kır manzarasının doğal ayrıntısı olarak kalmıyor; kendi biçimleri, dokuları ve direnişleriyle başlı başına özneleşiyor. Schmitz’in botanik dünyaya yönelen fotoğraf dili, doğayı romantik bir sığınak gibi sunmaktan çok, dikkat isteyen karmaşık bir yaşam alanı olarak düşünmeye davet ediyor.
Bu bölümde hızlı bir genel bakış yerine ayrıntıya zaman tanımak önemli. Bitkinin kadraj içindeki ölçeği, arka planla ilişkisi, ışığın yüzeye değme biçimi ve fotoğrafın belgesel mi yoksa neredeyse sahnelenmiş mi göründüğü soruları, serginin kapılarını açabilir. Schmitz’in bitkiyi yakın plana taşıması, izleyicinin alışıldık sınıflandırmalarını da bozar: Yabani olan, narin olan, tehdit altında olan ya da yalnızca gündelik diye geçip gittiğimiz şeyler yeni bir görsel ağırlık kazanır. Arthus-Bertrand’ın panoramik dünyasında haritaya benzeyen yeryüzü, Schmitz’te tekil bir canlıyla karşılaşmanın eşiğine gelir.
Bu iki sergiyi birlikte okumak için üç durak
İlk durak ölçek olmalı. Arthus-Bertrand’ın fotoğraflarında insan gözünün alışık olmadığı bir yükseklikten gelen genişliği; Schmitz’te ise göz hizasının altına, bitkinin kendi mekânına doğru çekilen bakışı karşılaştırın. Aynı doğa fikrinin hem uzaktan hem yakından ne kadar farklı anlamlar kazandığı belirginleşecektir.
İkinci durak zaman. Bir manzara, yüzyılların jeolojik ve ekolojik birikimini bir anda saklayabilir; bir bitkinin yüzeyi ise mevsimsel dönüşümü, büyümeyi, kuraklığı ya da müdahaleyi çok daha sessiz biçimde taşır. Sergiler arasındaki geçişte fotoğrafın zamanı dondurmadığını, farklı zaman katmanlarını aynı görüntüde bir araya getirdiğini düşünmek mümkün.
Üçüncü durak ise mekânın kendisi. Osmanlı döneminin büyük üretim yapılarından biri olan Tophane-i Âmire’nin taş ve hacim duygusu, bu iki sergideki doğa imgelerine beklenmedik bir karşılık veriyor. Tarihsel olarak maddeyi işleyen bir yapının içinde, yeryüzü ve bitki yaşamına dair fotoğraflarla karşılaşmak; kültür, teknoloji ve çevre arasındaki gerilimi daha somut kılıyor.



