Javier Calvo ve Javier Ambrossi’nin “La Bola Negra”sı, Toronto Uluslararası Film Festivali’nde seyirci ödülünü alarak sonbahar sinema takviminin en dikkat çekici başarılarından birine imza attı. Bu sonuç, filmi yalnızca ödül sezonunun görünür başlıklarından biri yapmıyor; Federico García Lorca’nın yarım kalmış bir fikrinden yola çıkan yapıtın, İspanya’nın tarihsel şiddetini, queer hafızayı ve suskunlukla kurulan aile bağlarını geniş bir seyirciyle buluşturabildiğini de gösteriyor. Film, festival çevrimindeki prestijini bir izleyici karşılığıyla tamamlıyor.
Üç zamanın içinden geçen bir yara
“La Bola Negra”, 1932, 1937 ve 2017 yıllarında yaşayan üç eşcinsel erkeğin birbirine dolanan hikâyelerini izliyor. Bu üç zaman dilimi, filmin tarihî dekoru olmaktan çok, arzunun ve korkunun kuşaklar arasında nasıl aktarıldığını araştıran bir yapı kuruyor. Cumhuriyet yıllarının kırılgan özgürlük vaadi, iç savaşın şiddeti ve günümüzün görünürde daha açık ama hâlâ çatışmalı dünyası aynı anlatı gövdesinde karşılaşıyor.
Filmin Lorca’yla ilişkisi burada belirleyici. Yönetmenler, şairin tamamlanmamış metnini kapatılması gereken bir boşluk gibi ele almıyor. Tersine, eksikliği filmin biçimine taşıyorlar: Geç kalmış konuşmalar, cevaplanmayan çağrılar, aile içinde dolaşıp açıkça söylenemeyen bilgiler, anlatının duygusal ritmini kuruyor. Böylece Lorca, yalnızca biyografik bir gölge ya da kültürel simge olarak görünmüyor; yazamadığı, yaşamadığı ve kendisinden sonra konuşulamayanların yükünü taşıyan bir hafıza alanına dönüşüyor.
Uyarlama değil, hafızayla pazarlık
Calvo ve Ambrossi’nin tercihinin asıl gücü, geçmişi kutsal bir müze nesnesi hâline getirmemesinde. “La Bola Negra”, Lorca’dan hareket etse de onun adına konuşmaya çalışan güvenli bir dönem filmi değil. Edebiyat, tiyatro, melodram ve tarihsel anlatı arasında gezinen film; kaynak metnin yarım kalmışlığını yaratıcı bir risk olarak kabul ediyor. Bu nedenle ortaya çıkan şey, sadakat ölçüsüyle değerlendirilecek bir uyarlamadan ziyade, miras alınmış bir sessizlikle yapılan sinemasal pazarlık.
Bu pazarlığın merkezinde queer deneyimin istisna değil, tarih anlatısının kurucu unsurlarından biri olduğu fikri var. Filmde baskı yalnızca devlet şiddeti ya da açık düşmanlık biçiminde görünmüyor; gündelik hayata yerleşen çekingenlik, aile terbiyesi, sınıfsal konum ve erkeklik rolleri aracılığıyla da ilerliyor. Bu yaklaşım, yapıtı güncel tartışmalara doğrudan sloganlarla bağlamak yerine, tarihsel süreklilikleri karakterlerin bedeninde ve ilişkilerinde görünür kılıyor.
Seyirci ödülünün işaret ettiği şey
Toronto’daki seyirci ödülü, jürinin estetik hükmünden farklı bir anlam taşıyor: Festival salonlarındaki izleyicinin ortak karşılığını kayda geçiriyor. Uzun, katmanlı ve açıkça yerel bir tarihsel arka plana yaslanan bir filmin bu ödüle ulaşması, ulusal hafızaya dair anlatıların sınır aşan bir duygusal dolaşıma girebildiğini düşündürüyor. Elbette ödül, filmin sonraki yolculuğu için kesin bir sonuç vaat etmez. Ancak “La Bola Negra”nın geniş izleyiciyle buluşma kapasitesinin güçlü bir işareti olarak okunabilir.
Filmin asıl dikkat çekici tarafı da burada yatıyor: Geçmişin büyük travmalarını yalnızca anma kültürünün malzemesi yapmadan, bugünün seyir deneyimine açıyor. Lorca’nın gölgesi altında kurulan bu anlatı, eksik bırakılmış hayatların ve yarıda kesilmiş sözlerin sinemada nasıl canlı kalabileceğini soruyor. “La Bola Negra”, tarihin kapatılmış sayfalarını açmaktan çok, o sayfaların neden hâlâ tam olarak kapanmadığını anlatıyor.



