2026 Ulusal Kitap Ödülleri’nin 6 Ekim’de açıklanan finalistleri arasında çeviri edebiyatı kategorisi, bu yılki seçimin en belirgin edebiyat-politika kesişimlerinden birini kuruyor. Norveççe, İspanyolca, Endonezce, Fransızca ve Arapçadan İngilizceye taşınan beş kitap; savaşın kalıntılarından göçe, queer deneyimden tanıklığa uzanan farklı meseleleri aynı seçkide buluşturuyor. Asıl dikkat çekici olan ise çevirinin burada ikincil bir aktarım işi değil, edebiyatın hangi metinlerle ve hangi seslerle genişleyeceğini belirleyen kurucu bir yayıncılık pratiği olarak öne çıkması.
Beş dil, beş ayrı edebiyat iklimi
Finalistler arasında Karl Ove Knausgaard’ın Martin Aitken çevirisiyle İngilizceye kazandırılan The School of Night adlı romanı; Vicente Luis Mora’nın Rahul Bery çevirili Centroeuropa’sı; Intan Paramaditha’nın Stephen J. Epstein ve Tiffany Tsao tarafından çevrilen Night of a Thousand Hells’i; Mohamed Mbougar Sarr’ın Lara Vergnaud çevirili Pure Men’i ve Samar Yazbek’in Leri Price çevirisiyle yayımlanan Your Presence Is a Danger to Your Life yer alıyor. Bu tablo, çeviri kategorisinin tek bir coğrafi meraka ya da yerleşik Batı dilleri arasındaki dolaşıma sıkışmadığını gösteriyor.
ulusal-kitap-ödülleri
Seçkide Norveççeden gelen bir ahlak ve sanat anlatısı, İspanyolcadan savaşın toprağa gömülmüş hafızasına bakan bir roman, Endonezceden aile tarihi ile toplumsal hareketliliği buluşturan bir kurmaca, Fransızcadan dinî muhafazakârlık ve cinsellik üzerine kurulu bir metin, Arapçadan ise Gazze’deki hayatta kalma ve tanıklık deneyimlerine odaklanan bir çalışma bulunuyor. Bu çeşitlilik, uluslararası edebiyatın yalnızca “başka ülkelerden kitaplar” toplamı olmadığını; farklı tarihsel deneyimlerin çeviri aracılığıyla aynı kamusal tartışmaya katılması anlamına geldiğini düşündürüyor.
Çevirmen, görünmeyen aracı olmaktan çıkıyor
Ödül yapısının en önemli yönlerinden biri, çevirmenleri kitap künyesinin kenarında bırakan alışkanlığı geriletmesi. Çeviri kategorisinde finalistlik ve ödül payı yazar ile çevirmen arasında bölüşülüyor. Bu tercih, edebî eserin yeni dildeki varlığını yalnızca telif sahibine bağlamayan daha adil bir tanınma modeli öneriyor. Özellikle iki çevirmenin birlikte çalıştığı Night of a Thousand Hells gibi örnekler, çeviri emeğinin çoğu zaman tekil değil; editöryal, kültürel ve dilsel müzakereyle kurulan kolektif bir süreç olduğunu da görünür kılıyor.
Bu yaklaşımın yayıncılık açısından da bir karşılığı var. Finalist listesinde büyük gruplara bağlı yayınevlerinin yanı sıra bağımsız yayınevleri de yer alıyor. Çeviri edebiyatının dolaşımı, yalnızca yüksek tirajlı merkezlerin kararıyla şekillenmiyor; görece küçük katalogların dilsel risk alma, yeni yazarları tanıtma ve yerleşik okur beklentilerinin dışına çıkma kapasitesi de belirleyici oluyor. Ödül listeleri, bu nedenle yalnızca hangi kitabın kazanacağını değil, hangi yayınevi tercihlerinin uluslararası okurla buluşma ihtimali taşıdığını da işaret ediyor.
Türkiye için çeviri tartışmasına açık bir pencere
Türkiye’de çeviri yayıncılığı güçlü bir okur geleneğine dayanıyor; buna rağmen hangi dillerden, hangi aracılarla ve ne tür editöryal önceliklerle kitap çevrildiği çoğu zaman kitapların kendisi kadar tartışılmıyor. Bu finalist seçkisi, çeviri politikasını popüler yazarların hızla aktarılması ya da ödüllü metinlerin ithaliyle sınırlamamak gerektiğini hatırlatıyor. Bir dilin edebiyatına açılmak, yalnızca yeni bir başlık yayımlamak değil; o dilin tarihsel bağlamını, çevirmen birikimini, hak süreçlerini ve okurla kurulacak uzun vadeli ilişkiyi de gözetmek demek.
Bu yıl toplam 1.912 kitabın değerlendirildiği ödüllerde çeviri kategorisine 159 başvuru yapıldı. Beş finalistin 18 Kasım’daki törene kadar görünür kalması, çevirinin ödül sezonlarındaki kısa süreli dikkat anlarından birini yaratacak. Ancak bu seçkinin daha kalıcı sorusu başka: Edebiyat piyasası, dünyayı yalnızca çok satan dillerden mi okumak istiyor, yoksa çevirmenin emeğini de tanıyarak daha çoğul bir okur haritası kurmaya hazır mı?



