Yeşim Ustaoğlu, “Artakalan” ile San Sebastián Film Festivali’nin ana yarışmasına bir yolculuk hikâyesi getiriyor; ancak film asıl meselesini yolda değil, evin içinde kuruyor. Şair Elif’in partneri ve çocuğuyla paylaştığı hayatın içinden ansızın ayrılması, klasik anlamda bir kaçış anlatısına dönüşmüyor. Ustaoğlu’nun ilgisi, geride bırakılanların hesabından çok, bir insanın kendi sesini yeniden duyabilmek için neyi askıya almak zorunda kaldığında yoğunlaşıyor. Türkiye, Fransa, Lüksemburg ve Bulgaristan ortak yapımı film, yönetmenin uzun metraj kurmacaya dönüşünü uluslararası festival dolaşımının en görünür duraklarından birinde gerçekleştiriyor.
Sıkışmış Hayattan Açık Yola
“Artakalan”ın merkezinde, yazma gücünü ve gündelik hayatla bağını yitirmiş bir kadın var. Elif’in krizi yalnızca yaratıcı tıkanmayla açıklanabilecek bir hâl değil; annelik, eşlik, bakım ve üretkenlik beklentilerinin aynı kişide birikmesinin yarattığı bir aşınma duygusu. Film, bu aşınmayı büyük açıklamalarla değil, ev içi ritmin daralan zamanıyla görünür kılıyor. Elif’in yola çıkması bu nedenle özgürleştirici olduğu kadar huzursuz edici: Ardında kalan partneri Mehmet ile çocuklarının hayatı, onun kişisel arayışının dışında tutulmuyor.
Bu çift yönlü bakış, filmi kolay bir bireysel kurtuluş anlatısından ayırıyor. Ustaoğlu, kadının gitmesini ne cesaretin kusursuz zaferi ne de ailenin ihlali olarak resmediyor. Yol boyunca karşılaşılan manzaralar ve insanlar, Elif’in iç dünyasının dekoru olmaktan ziyade ona karşı duran bir gerçeklik kazanıyor. Kentten uzaklaştıkça rahatlayan bir karakter yerine, sessizlikle ve kendi kararının sonuçlarıyla baş başa kalan bir kadın izliyoruz. Filmin asıl gerilimi de burada doğuyor: Kendi hayatını geri almak, başkalarının hayatındaki yerini boşaltmadan mümkün olabilir mi?
Ustaoğlu Sinemasında Manzaranın Hafızası
Ustaoğlu’nun sinemasında mekân hiçbir zaman yalnızca atmosfer kuran bir unsur olmadı. “Güneşe Yolculuk”tan “Bulutları Beklerken”e, “Pandora’nın Kutusu”ndan “Tereddüt”e uzanan filmografide coğrafya; sınıf, aidiyet, suskunluk ve yerinden edilme meselelerinin taşıyıcısıydı. “Artakalan” da bu çizgiyi kişisel bir kriz üzerinden sürdürüyor. Elif’in geçtiği kurak alanlar, kırsal yollar ve duraklamalar, karakterin içindeki boşluğu doğrudan açıklamıyor; tersine, onun adına konuşmayı reddediyor.
Bu mesafeli yaklaşım filmin biçimsel gücünü belirliyor. Ustaoğlu, karakterini psikolojik bir teşhisle sabitlemek yerine bakışlara, gündelik jestlere ve zamanın ağır ilerleyişine alan açıyor. Görüntü yönetiminde Kiril Prodanov’un, kurguda Mathilde Muyard’ın, müzikte Şevket Akıncı’nın imzaları; filmin duygu yoğunluğunu dramatik taşkınlığa teslim etmeden kurmasına katkı sağlıyor. Öykü Karayel’in Elif performansı da bu yapının içinde, kriz anlarını gösterişli kırılmalara dönüştürmeden karakterin içe kapanışını ve giderek değişen dikkatini taşıyor.
Türkiye Sineması İçin Yarışmadan Büyük Olan
“Artakalan”ın San Sebastián’daki varlığı, Türkiye sineması açısından yalnızca bir yarışma seçkisi haberi değil. Ustaoğlu, 2008’de “Pandora’nın Kutusu” ile aynı festivalden Altın Kabuk’la dönmüş bir yönetmen. Yeni filminin ana yarışmaya gelmesi, onun sinemasının uluslararası alanda tanınan estetik ve etik sorularını güncel bir kadınlık deneyimi etrafında yeniden kurduğunu gösteriyor. Üstelik film, Türkiye merkezli bir yapımın tekil bir ulusal temsil iddiasından çok, Avrupa ortak yapım ağları içinde dolaşıma giren çok dilli üretim koşullarını da işaret ediyor.
Bugün sinemada kadın karakterlerin özgürleşme hikâyeleri sıklıkla hızlı kararlar ve kesin sonuçlar üzerinden anlatılıyor. “Artakalan” ise belirsizliği koruyor. Elif’in gidişi bir çözüme, evde kalanların kırgınlığı da tek bir hükme bağlanmıyor. Ustaoğlu’nun filmi, seyirciyi kimin haklı olduğunu seçmeye çağırmaktan çok, hayatın ortak sorumlulukları içinde bireysel varoluşa ne kadar yer açılabildiğini düşünmeye davet ediyor. Başlığın ima ettiği gibi mesele, ayrılıktan sonra neyin kaldığı değil yalnızca; insanın başkaları için yaşarken kendisinden neyi geride bıraktığı.



